Hayatta kalmak diye bir şey yok, çünkü bir bedeni taşıyan ruh, bir makine gibi her gün aynı işleri yapıyor. Her şeyin bir zaman dilimi var, bir başlangıcı, bir bitişi… Ama ben zamanla ne kadar yarışsam da, hep aynı yerde kalıyorum. Sürekli bir şeyi ararken, bir şeylerden kaçarken, aslında her şeyin iç içe girdiği bir çukurun içinde buluyorum kendimi. Hani o “her şey yolunda” diyen yüzler var ya… Onlar da bir gün kaybolacak. O maskeleri de bir gün düşecek.
Çünkü ben biliyorum. Her şeyin yüzeyi bozulduğunda, o arka planda kimlerin kimleri susturduğunu ve kimlerin nasıl büyük yalanlar söylediğini. Kapitalizm değil sadece bu problem. Demokrasi değil. Anarşizm de değil. Ne kadar idealist olursam olayım, her birini eleştirmek için bir gerekçe var. Her biri bu dünyanın kirli yüzünü saklayan birer perde. Hepsi aynı kutunun içinde, bir şekilde kendi çürümüşlüğünü başkalarına yansıtan canavarlardır.
Bir kenara atılıp susturulan ve orta çağ gladyatörü gibi sürekli çalışıtırılıp kimsenin farkında olmadığı ruhlar… Herkes, “şu parti doğru, bu hareket doğru, bu isyan doğru” diyerek kendini bir yerlere koymaya çalıştı. Ama sonunda hepsi aynı şekilde konformist. Kendi çıkarlarını savunuyorlar. İdealist maske takmış anarşistler de dâhil! Gözlerim dolu hüsranla… Birilerinin “özgürlük” diye bağırıp bir diğerinin “eşitlik” dediği yerde, ben hep sadece bir kimliksizim. Hiç kimse beni görmek istemiyor. Oysa ben bir insanım. Bir “kadın” değil sadece, bir insan.
Anarşistler dedikleri o “özgürlükçü” maskeyi takıp, bana “sistemi alt et” diyorlar, ama söyledikleri şey sadece bir başka ilüzyon. Onlar da çıkar peşinde, kendi iç dünyalarında savaşırken, başkalarının ve kendilerinin çürümüşlüğüne ve sınırsız özgürlükteki kaçınılmaz ‘hata’larına hiç dikkat etmiyorlar. Sadece kendi “özgürlüklerini” elde etmeye çalışıyorlar, ama bir adım öteye geçemediklerinde, başkalarını suçlamak için hiç durmuyorlar. Tam da sistemin onlara dayattığı gibi: “Senin özgürlüğün benim köleliğimi doğurur.”
Benim hayatım, sadece bir orman yangınında yanan ağaçların külünden ibaret değil. Ruhum, her geçen gün bir adım daha yok oluyor. Ve bu yangının içinde kimseyi görmüyorum. Herkes kendi savaşını, kendi zaferini kutluyor, ama ben sadece kayboluyorum. Sanki bir parça daha sessizleşirsem, bir parça daha görünmez olursam, o zaman bir şeyleri değiştirebilirim. Ama bu, bir yalandan başka bir şey değil.
Politikacıların, zenginlerin ve yönetici sınıfının birbirine sarıldığı o kirli dünyada, ben sadece bir çarkım. Zenginler, paralarına paralar katarken, halk nehir gibi akıyor, o nehirdeki pislik ise kimseyi rahatsız etmiyor. Bu dünya, bir şekilde sadece güçlülerin işine yarıyor. Güçlülerin her hareketi, zayıfların her gözyaşıyla besleniyor. Oysa bu döngü ne kadar kısırsa, içinde dönen insanlar da bir o kadar çaresiz.
Ama en acısı, bu çürümüşlüğü savunmak için halktan gelen her sese “haklısınız” diyen o “özgürlükçü” anarşistlerin yüzü. Ben, bir gün bu dünyada gerçek bir özgürlük göreceğim diye bekledim, ama hayır. Çünkü özgürlük, yalnızca daha güçlü olana verilmiş bir yalandır. Kendi iç savaşlarında boğulurken, kimse dışarıya bakmak zorunda değil. Çünkü dışarıda kimseyi umursamadan yaşamak, ve buna methiyeler dizmek en büyük politikadır.
Ve şimdi ben, her gün bir adım daha kaybolarak, sadece bu döngüde bir yansıma gibi yaşıyorum. Herkes kendi çıkarını savunuyor, herkes kendi için yaşıyor, kimse kimseye adalet falan beklemiyor. Anarşistler de, kapitalist yöneticiler de, demokratlar da… Hepsi aynı mızıkacılar, hepsi aynı oynayanlar. İdealist yalanlarını birbirine fısıldarken, ben sadece sesimi duyan birini arıyorum. Bir kişi, belki, gerçekten beni görebilir. Ama bu dünyada kimse kimseyi görmek istemiyor.
Çünkü ben fark ediyorum. Her şeyin içi boş. Ve kimse bu boşluğu fark etmiyor. Herkes birbirinin arkasından konuşuyor, herkes birbirine üstünlük kurmaya çalışıyor. Herkes, “ben doğruyum” diyor ama sonunda herkes birbirini yok ediyor. İnsanlar daha fazla “özgürlük” isterken, gerçekte daha fazla köleleştiriliyorlar. Birbirimizi yargılayarak, birbirimizi tüketerek “özgürleşiyoruz” öyle mi? Bu nasıl bir aldanmadır?
Ben, ruhumun her köşesinde, her karanlık noktasında, bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyorum. Ama kimse fark etmiyor. Ne zaman uyanmaya çalışsam, gözlerim yorgunluktan daha fazla kapanıyor. Ve bir gün, belki de yalnızca ben uyanırım. Ama o zaman bile, kimse bana sormaz: “Neden uyandın?”
Bir adım atacağım belki, belki de hiç atmayacağım. Ama en azından ben bir şeyler fark ettim. Fark etmek, belki de kaybolmaktan daha zor bir şeydir.
Yorum bırakın